Kelimeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kelimeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2015 Salı

Cehennem - Dan Brown

Merhaba arkadaşlar,

Geçenlerde madem ben yazı üzerine bir blog yazıyorum, neden okuduğum kitaplar hakkında da oraya yazı yazmayayım diye düşündüm. Sonuçta ben de bir kitabı okuyacağım zaman internette tam da aradığım tarz da şeyleri bulmakta güçlük çekiyordum. Bunun üzerine Kitap İncelemeleri kategorisinin ilk yazısını yazmaya karar verdim.

Ön Kapak

Bu yüzden en son bitirdiğim kitabı, daha doğrusu kararımı verdikten sonraCehennem.
bitirdiğim kitabımı konu edindim;

Yazarı Dan Brown olan kitabın özgün adı Inferno; yani özünde Cehennem kelimesinin tam olarak karşılığı. Çeviride farklılaşmaya gerek görmemişler. Kitap ilk olarak 14 Mayıs 2013 tarihinde okuyucuyla buluşmuş. Fakat ben 2015'in başlarında okudum ve buna rağmen elimdeki birinci baskısıydı. Demekki yayınevi oldukça özgüvenli bir şekilde yazarına güvenip Türkiye'deki piyasada tutulacağını düşünmüş.

Konu ve Tanıtım Hakkında

İncelememi birkaç başlık altında tamamlamayı planlıyorum ve bunlardan ilki kitabın konusu ve kitabın insanlara tanıtımı hakkında olacak.

İlk olarak söylemeliyim ki Dan Brown'u okuyanlar bilir, gizeme bayılan ve tarihin gizemi üzerine yazmayı seven bir yazardır. Ki yine kahramanımız, son 3 kitapta olduğu gibi Robert Langdon. Konu kitaba adını veren Dante'nin İlahi Komedya'sının bir kısmında geçen Cehennem tasvirleri ve bu şiir baz alınarak çizilmiş Botticelli'nin ünlü La Mappa del'Inferno tablosu üzerinden gider. Yani gizemler bunlarla başlar.

La Mappa del'Inferno
Kısa süreli hafızası kaybolan kahramanımız uyandığında yanında bulunan Sienna adındaki sarışın kadınla beraber kendilerini bir kaçma-kovalamaca içerisinde bulurlar. Üzerinden ne olduğunu bilmediği bir kapsül çıkan Langdon, önce şifreleri bulur, ardından da cevaplarını. Bu sıralama son ana kadar devam eder. Tabi hemen şöyle bir hayal kırıklığımı söylemeliyim ki, Dan Brown tarzı demek son satırda dahi okuyucuya önceki yüzlerce sayfada düşündüğü şeyin yanlış olduğunu fark ettirmek demektir bence; fakat olayı karakterlerden önce çözdüm ve yanılmadım da. Keşke yanılsaydım, daha mutlu olurdum.

Dante Maskesi

Ek olarak kitabın son yüz küsür sayfasının İstanbul üzerinden gitmesi, arka kapakta bulunan Ayasofya resmi ve ilk sayfalardan itibaren izlenip duran videonun neresi olduğunu anlamak, İstanbul'da doğup büyüyen birisi olarak beni hiç zorlamadı, farklı illerde yaşıyorsanız sizi belki bir tık düşündürür. Ama azıcık dahi tarih dersine kulak kabartan birisi son yüz sayfanın nerede geçeceğini, esasında şifrenin nerede çözüleceğini tahmin edebilir. 

İşte bu bence kötü olmuş. Keşke İstanbul'u yazdı, İstanbul'u yazdı diye böylesine ağzımıza dolamasaydık. Yani bence Venedik'te bizdeki kadar ağızda dolaşmamıştır bence.

Üslup

Bir kitaptaki en önemli etkenlerden birisi bence ve çoğu insanın karar verdiği üzre üsluptur. Üslup tamamiyle apayrı bir dünyadır. Sırf üslubunu beğenmediğim diye bıraktığım kitaplar mevcuttur; konusunu çok sevmiş olsam da. 

Dan Brown bana göre bunu çok güzel kullanıyor. Özellikle köşe başındaki adamın olayla alakası olmadığı halde, kahramanlarımızı acaba O nasıl görüyordur diye, onun gözünden anlatması bence her zaman çok ön plana çıkartıcı bir özellik olmuştur.

Tabi ki bu kitabında da Dan Brown'dan bir ton tarihi ve simgebilimsel bilgi ediniyoruz. Gerek Floransa, Venedik, İstanbul; gerekse dünyadaki kurum ve kuruluşların iç yüzü olsun.  Bunları ele alış biçimi, kullandığı dil sadeliğiyle ön plana çıkıyor. Tabi ki bu noktada çevirisini yapan Petek Demir ve İpek Demir'e teşekkürlerimizi iletmek lazım.

Ters Medusa

İçerik ve Bilimsel Gerçek

Her Dan Brown'da olduğu gibi bu kitabın da başında bir The Fact, yani Gerçek diyebileceğimiz bir başlık mevcut. Burada kitapta konu edilen Konsorsiyum adlı kuruluşun gerçekliğinden ve etki alanlarından kısaca bahsediliyor. Bu bilgiye ulaşmak kendisine nasıl bir bedele mal oldu merak ettim ben açıkçası.

İçerik olarak da tabi ki yine Dan Brown tarzını seziyoruz. Mesela en basitinden bir kaçış şaşırtmacası olarak arabayla gideceğini belli edip gemiyle gitmek gibi. Her kitabında olduğu gibi bu kitabında da yapmış. 

Veba Maskeli Adam

Bakış 

Genel bir bakış olarak sıralarsak, diyebilirim ki güzel bir eser olmuş, ellerine sağlık yazarımızın. Ancak bence önceki eserlerine bakıldığında kalite yükselmemiş, daha iyi değil. Çok düşük de değil ancak en fazla eşit olabilirler. Bence bir sonraki kitaba daha çok çalışmalı; böylesine bilindik bir yazar olarak.

Yazımın içerisindeki resimler de, kitap içinde geçen bazı eserlerin, mekanların resimleri. Okumadıysanız sizlere yabancı gelebilir ancak okuduysanız ve daha önce bakmadıysanız "Aaa, bu muymuş, hmm, tamam," gibi ifadeler kullanabilirsiniz. Ben okurken eksikliğini hissetmiştim, siz de hissetmeyin diye ekliyorum. Keyifli okumalar.






Puanım: 7,5/10


Yağmalanan Atlar
Floransa
Rodin'in Cehennem Kapılarındaki 3 Heykeli

4 Şubat 2015 Çarşamba

Yazıda Planlama 2

Bir önceki yazımda sizlere yazıda planlamayı anlatmaya çalıştım. Neden önemli olduğunu ve kaba haliyle hangi aşamalardan oluştuğunu açıkladım. Sizlere aşağıdaki 9 ana başlığı sundum. Bu başlıklardan ilk ikisini önceki yazımda açıklamıştım. Şimdi ise madde madde bu basamaları çıkmaya devam edeceğiz.
  1. Tema
  2. Olay Örgüsü
  3. Karakter Geliştirme
  4. Diyalog
  5. Zaman Yönetimi
  6. Aşamalar
  7. Romanın Bitirilmesi
  8. Hataları Gözden Geçirme
  9. Tekrar Gözden Geçirmek

3. Karakter Geliştirme

Önceki yazımda da belirttiğim gibi hangi tür bir yazar olduğunuza göre değişmekle beraber bu basamak sizin temel taşınız olabilir. Temel taşınız olması demek, bu dokuz basamaktan en çok bu basamağı çıkarken zorlanacaksınız demektir. Ancak korkmayın, çünkü temel taşınız ise şayet, benim aksime siz karakterlerle uğraşmayı zaten seviyorsunuz demektir.

      Karakter Nedir?

Kurgumuzda oluşturduğumuz olayları yaşayan varlıklara karakter diyebiliriz. Varlıklar olarak nitelendirdim çünkü farzı misal kudretli ve şanlı bir savaşçının atını da oluşturmamız gerekebilir. Ya da daha çocuk edebiyatı anlamında düşünmemiz gerekirse bir Buz Devri niteliğinde kurgu oluşturuyor olabiliriz. Bu yüzden bunu asla ve asla unutmuyoruz; her şey karakterimiz olabilir. Tek sınır hayal gücümüz.

      Neye Göre Karakter?

Şimdi aslında bu soru da büyük bir öneme sahip; neye göre karakter? Tamam, kurgum için bir karakter oluşturacağım. Ancak olay örgüm için mi bir karakter oluşturuyorum, yoksa karakterim için mi bir olay örgüsü oluşturacağım.

Sizce Tolkien önce Frodo'yu mu oluşturdu, yoksa yüzük yolculuğunu mu? Ya da Dan Brown önce Robert Longdon'ı mı oluşturdu yoksa her kitabında taşıtlarla ilgili bir şaşırtma yapacağını mı? 

Belki biliriz, belki bilemeyiz. Ancak onlar kendilerini biliyorlardı. Bu yüzden böylesine güzel eserler ortaya çıkarttılar. O yüzden siz de bilmelisiniz ve gerekliyse karakterinizi özenle oluşturmalısınız. En temel olarak  bilinen şeyleri yapacaksınız;

- Adı, soyadı, lakabı, ünvanı
- Mesleği
- Ailesi, çocukları, karısı, annesi, babası
- Maddi durumu
- Çocukluk hayatı
- Korkuları
- Hobileri
- Başarıları vs. vs.

Ancak bunların üzerine işlemeniz gereken özellikler mevcuttur. Bu da ilk soruya, olay için mi karakter karakter için mi olaya geliyor. Şayet bir olayımız varsa ve bunun için karakter oluşturuyorsak işimiz kolay. Çünkü zor kısmı olayı oluştururken halletmişiz. Ancak öteki durum ise, olay birazcık karışık.

Olay için oluşturduğumuz karakterlerde bazı zamanlar ayrıntılı yazmaya bile gerek kalmaz. İlla ki ana karakterimizi iyice tanımak isteriz ancak zaten olayımız bize karakterimizi tanıtmıştır. 

Bir hırsızlık olacak. Büyük bir kumarhane. Oldukça iyi korunuyor. Belalı bir sahibi var. Ancak sahibi zamanında hırsızın annesine tecavüz etmiş ve öldürmüş. Yani hem bir hınç hem bir hırs. O zaman hırsız erkek. Annesiz büyüdü. Hırslı birisi ve paraya düşkün. Ancak iyi korunan bir yeri soyabilmek için de fazlasıyla ince hesapçı. Belki biraz psikopat. Küçükken annesine laf edenlerle kavga etmiş olabilir; bir yara izi.

...

Bakın ne kadar da kolayca karakteri oluşturuyoruz. Sorsanız, saçı ne renk, başı nasıl, kaşı nerde bilmem. Neden? Çünkü olayıma göre oluşturdum ve sadece ihtiyacım olacak kadar özelliğini belirledim. Sizler de böyle yapabilirsiniz arkadaşlar. Olayınıza göre gerektiği kadar kurgulayabilirsiniz. Fazlasına ne sizin ihtiyacınız var ne de okuyucunun.

Ancak olayı tersten yapıyorsak en ince ayrıntıları dahi kullanmalıyız. Her türlü açıdan görünüşüne bir altmetin oluşturmalıyız.

Yaklaşık 1.65 boyunda olmasına rağmen beraber büyüdüğü erkekler arasında oldukça kaslı olmasıyla fark oluştururdu. Gözleri her zaman gecede kaybolan gölgeler gibiydi; simsiyah. Kumral uzun saçlarını kalın tırnaklı eliyle dalgalandırdı; bu sabah da hızlıca bir duş almıştı. Derin bir nefes aldı ve tekleyen sol bacağına son bir kuvvet diyerek merdivenlerin son basamaklarını çıkmaya başladı. 

...

Bir öncekine rağmen bu seferki anlatımda karakterimizi daha net tanıdınız. Aslında fiziksel olarak daha net. Kısmen nasıl göründüğünü biliyoruz. Boyunu, gözlerini, eksikliklerini vs. biliyoruz. Bu bize gözümüzde daha canlı bir şekilde karakteri hayal edebilme yetkinliği veriyor.

Özet olarak arkadaşlar, önemli olan önce neyi oluşturacağınız. Sonrası zaten ona göre gelmektedir. Bu işlemleri yaparken de karakterinizi iyi tanıyın. Oturup sanki onunla muhabbet ediyormuş gibi davranın. Belki havadan sudan konuşun belki de oturup papaz kimde oynayın onunla. Arkadaş, dost, sevgili, kavgalı, düşman olun onunla. Yeter ki onu böylesine bir konuma getirebilecek kadar gözünüzde canlandırabilin.

4. Diyalog

Diyaloglar olay akışının nasıl bir yol izlediğini okuyuca aktarabilmek için gerekli kısımlardır. Sizin kafanızdaki onlarca düşünce, karakterleriniz aracılığıyla okuyuca ulaşır. 

Diyalogları iç diyaloglar ve dış diyaloglar olarak iki ana başlıkta inceleyebiliriz. 

İç Diyalog; olarak adlandırdığımız kısım karakterlerin iç dünyasını ya da düşüncelerini aktarmaya yarar. Burada psikolojik analizler ya da gizli fikirler için bir ortam oluşturulabilir. Bu sayede okuyucu diğer karakterlerin bilmediği şeyleri bilebilir. 

Daha çok ilahi bakış açısı ile yazan yazarlar iç diyalogları kullanır. Çünkü bu yazım tekniğinde önemli olan, esas olan karakterin düşünceleridir. Yukarıdan ilahi bir bakış olduğu için yazar herkesin düşüncelerine hakimdir. 

Dış Diyalog; olarak adlandırdığımız kısım da klasik iki tırnak ("...") içerisinde bulunan ya da konuşma çizgisiyle (-...) başlayan konuşmalardır. K

arakterler sesli olarak kendi kendilerine konuşabilir ya da diğer karakterlerle iletişim halinde olabilirler. 

Bu konuşmalar kurguda heyecanı canlı tutmak için oldukça kullanışlı olabilirler. Entrika, yalan, aşk, kandırmalar... her şeyi yapabiliriz ki bunların hepsi bizim okuyucuyu kendimize bağlamak için gerekli. Ya da öteki açıdan sizin aklınızdakilerin kağıda dökülebilmesinin en somut ve net şeklidir.


Sonraki adımlara ilerleyen yazılarımda yer vereceğim. Umarım sizlere yardımcı olabiliriz. 





28 Ocak 2015 Çarşamba

E(k)mek - Bir Resim Bir Hikaye

Yapmamalıyım, diye düşündü sakallarının yarısından fazlası beyazlara bürünmüş ihtiyar. Elini hemen cebine geri soktu. Etrafına kuşkuyla bir bakış daha attı; kimse yoktu. 
Alışveriş merkezindeki o büyük bakkaldaydı; mahallede eskiden açık olan Kasım Amcanın bakkalına hiç benzemiyordu. Çocuktu o zamanlar, sokaklarda koşar oynardı. Yeşilliklere çıkar çukur kazarlardı. Sonra ormanlıktaki ağaçların yıpranmış dallarını alırlar ve çukurda yakarlardı. Bir güzel ısınırlardı. Eski tenekelerin demirlerinden yaptıkları saclarda kestane közlerdi; herkes üç beş tane getirirdi ancak, pahalıydı kestane. Bir de… Elini cebinden ihtiyatla çıkarttı. Bir de, komşunun bahçesini eşeler, patateslerini toplayıp ateşte közlerlerdi. Çalarlardı yani.
O zamanlarda toprağın altında yetişen, şimdilerde tadını unuttuğu, bulsa da aynı lezzetini bulamayacağı patatesleri çalardı. Çocuktu çünkü, eğlenceydi o zamanlar. Günahsızdı, yazmazdı sol yanındaki melek deftere bir kelime dahi. Ama şimdi… diye düşündü buruşmuş elinde bakan amca. Ama şimdi durmaz yazar deftere. 
“Buyur amcam, bulamadın mı aradığını?” dedi kendisine bir şeyler alan hanımca bir kız. Sokakta görse ne biçim gençlik der, kınardı belki ama şimdi… Şimdi başkaydı. Herhalde uzanıp da geri çektiği elini görmüştü. Bulamamıştı ya aradığını, bulamamıştı. Bir kendini iyi görüp de, kendi çocuğunu iyi sanıp da diğerlerini hor gören, sonra da beş parasız sokakta kalan adama hayrına bir ekmek verecek bakkalı bulamamıştı. Lakin, diyemezdi ki böyle.
“Yok kızım, hatırlayamadım bir an, saolasın.”
“İyi günler o zaman amcam,” dedi sonrasında. Kendisine şu kesilmiş ekmeklerden bir tane aldı ve gitti. 
İhtiyar adam yine bir başın kaldı oralarda. Koskoca bakkalda bir başına. Açtı. Ekmeklerden birini alıp gitmek istiyordu. Aslında burada da yiyebilirdi; kim ne diyecekti ki. Ödeyeceğini sanabilirlerdi. Ama ödeyemezdi ki. 
Ne olursa olsun, diye düşündü. Elini ekmeye uzattı ve aldı ekmeği. Fırından çıkmışa benzemiyordu; soğuktu. Bir de poşete koymuşlardı, zaman çok değişmişti. 
Usulca yana döndü koridorda ve yürümeye başladı. Poşetin ağzını açtı ve ufak bir dilim koparttı. Gözleri doldu. Köşeden bir müşteri çıktı ve ilerledi. Gözleri amcanın elindeki ekmeğe bir anlığına baktı ancak amcaya bu bir ömür geldi. Bir dilim ekmeği, koskoca bakkaldan çalışıyordu.
Kendin ettin.
Anıları aklına geldi. Oğlu, kızı, karısı. İyi adamdı, hoş adamdı esasında da, hep en iyi kendisiymiş gibi düşünürdü. Fakat şimdi… şimdi bir ekmek çalışıyordu.
Sol yanına baktı. İleriye değil, hemen dibine bir göz gezdirdi. Meleğe bakıyordu, sessiz ve sakince oradaymış gibi hayal ediyordu meleği; kalemini eline almış, çoktan yazmıştı bile; hakkı olmayanı aldı, açtı, koparttı. Yememişti ama daha; nasıl yesin.
“Amca onu alacak mısın?” dedi orada çalıştığı üzerin giydiği tişörtten belli olan genç bir oğlan. Duydu. Duydu duymasına da, duymamazlıktan geldi. Sağarlığına gelmiş gibi yaptı. Yineledi genç, “Amca,” 
Yavaşça yürüdü. Yürüdü de koskoca bakkaldı, git git, bitmedi. 
“Amcam,” dedi bu sefer omzundan dokunarak. “Bu ekmeği mi alacaksın?”
Bıraksana be adam, anlamadın mı işte.
Mecbur durdu. Döndü adama. Pişman ifadeyle baktı. Gözleri sızladı. İçi titredi.
“Amcam,” dedi genç. Gözleri şefkatle bakıyordu. Anlamış mıydı çalacağını? Ya, aç olduğunu, mecbur olduğunu? Evvelden olsa, kendisi gibi birini görse taşlayacak kadar kötü biri olduğunu anlamış mıydı ki?
“onu alacaksan alma, tarihi geçmiş onun, kötü olmuştur o.” 
Amca dönüp eline baktı. Açlıktan hissetmemişti ki bayat mıymış, taze miymiş diye. 
Gencin elinde bir torba daha vardı. Taze gibi duruyordu ekmek. “Al bunu,” dedi elindekini uzatarak. Sonra da amcanın elindeki aldı. 
“Saol evladım,” dedi ihtiyar. Üzülse miydi, sevinse miydi bilemedi. Almıştı tazeyi eline de, ne yapacaktı ki? Bunun da parasını ödeyemezdi. İçinden, ver sen onu bana oğul, ver bari eskiyi; ona para neyin istemezler,  dese de, eli uzanamadı oraya. 
“Bunu da al amca,” dedi genç bir kağıt parçası uzatarak. 
“Bu nedir?” diye karşılık verdi amca. Kağıda baktı; yaşlılık. Aldı, daha yakından baktı; o da bulanıktı. Amma küçük yazılmıştı.
“Elindeki ekmeğin fişi,” dedi delikanlı. “Soran olursa diye verim dedim. Gönül rahatlığıyla ye, helal olsun. 
O an ihtiyar titreyen, sızlayan gözlerine engel olamadı; yaşlar buruşmuş yanaklarından aktı, gitti. Konuşamadı. Ama tutamadı da kendisini.
“Biz fazla almışız, ziyan olmasın dedik, emek sonuçta amcam. Gönlünü ferah tut.” Arkasını döndü ve gitti.
İhtiyar şöyle bir soluna baktı. Sonra da sağına. 
Ona yazdırmayacak kadar çok şey yazdırmış mıyım ben sana. 

Düşünceler sel oldu aktı. Bir günü de böyle kotardı. 

27 Ocak 2015 Salı

Yazıda Planlama 1


Yazmak her anlamda insanın kendisini bir adım öteye taşımasıdır bana göre. Beyaz bir sayfaya atılan her leke, insanın içi dünyasındaki renkli cümbüşün birer gölgesidir. Bu gölgeler adeta bulut gözlemcisi gibi gökyüzünü izleyen bizlerin, sizlerin yorum odağıdır; her bakan başka şeyler görür.
Bu sebeple bizler yazarken başkalarının ne düşüneceğini, insanların ne diyeceğini bir kenara bırakmalıyız. Sadece kendimize doğru gelen şekilde yazmalıyız. Zaten öteki türlüsü yazmak için rahatlamak kısmına girer ki ben bunu yapmaktan kaçınmak isterim. 
Bugün, sizlere elimden geldiğince orta çaplı bir yazı serüveninin planlamasını anlatmaya çalışacağım. Basamaklarımızı belirleyeceğiz. Birkaç basamağı çıkacağız ve ardından da binayı yapmaya başlayacağız. Hepsi bu yazıya sığar mı bilemiyorum ancak bu yazıdaki basamakları gerektiği gibi izlersek, bence oldukça güzel bir yazı planınız olur.

Neleri Planlayacağız?

Öncelikle her şey iyi güzel de biz neyin planını yapıyoruz? Yazı yazacağız işte, direk yazsak olmaz mı? olur, ancak bu sizin kafanızda kurabilme gücüne bağlı bir olaydır. Kendi adıma söylemek gerekirse hiç planlama yapmadan bodoslama bir yazıya giriş yapabilirim ancak en fazla otuz, bilemediniz kırk sayfadan sonra tıkanırım; hikaye bazındaysa üç-beş diyelim. Yani elbette ki bazı kimseler planlama yapmaya ihtiyaç duymayabilir. Ama bence yapalım arkadaşlar. Bakın, Tolkien Amcamız zamanında planlama yapmış, onlarca sayfa yazı dökmüş ki, bugün oğlu kalkıp da o notlarından kitap çıkartabiliyor. 
Tabi biz ardımızdan notlarımızı kitap yapsınlar diye değil, biz kitap yapalım diye planlama yapmalıyız diyorum. 
Kabataslak haliyle izleyeceğimiz temel 9 adet adım bulunmaktadır. Bunlar, aşağıdaki gibidir:
  1. Tema
  2. Olay Örgüsü
  3. Karakter Geliştirme
  4. Diyalog
  5. Zaman Yönetimi
  6. Aşamalar
  7. Romanın Bitirilmesi
  8. Hataları Gözden Geçirme
  9. Tekrar Gözden Geçirmek

Yazımızın Teması

İlk önce vermeniz gereken karar, ne tip bir eser yazacağınız olmalıdır. Bilim-kurgu, fantastik, romantik, polisiye, cinayet, dram, aile… Bunu öğeleri olabildiğince arttırabiliriz. Ardından kendimizin ne tür bir yazar olduğunu bulmamız gerekmektedir; siz ne tür bir yazarsınız? Bu iki belirlenmiş nokta bize bulunduğumuz noktadan hangi yöne doğru hareket etmemiz gerektiğini söyleyecek. Çünkü esasında en önemli nokta budur. Biz kuzeye gitmek isterken, ilk adımı güneye doğru atarsak çok yanlış sularda yüzeriz.
Ne tip bir eser yazacağımıza karar verdikten sonra size şunu söyleyebilirim ki en temelde ikiye ayrılır bunlar;

a) Kurmaca eserler ve
b) Gerçekçi eserler.

Mesela bir aşk hikayesi kaleme almak istiyoruz. Titanik gibi tarihin sayfalarına kazınmış bir dünyada da geçebilir, Avatar gibi yazarın kafasında oluşturduğu bir dünyadaki iki karakter arasında da geçebilir. 
Bu yüzden yazacağımız yazıdaki bu iki farklı noktanın ayrımını iyi yaptıktan sonra ya hayalimizdeki o toprakları kafamızda tasarlamalıyız ya da kullanacağımı mekanların özelliklerini iyice araştırmalıyız. Sonuçta okuyucu yazdığını sokakta oturuyor olabilir ve pekala yok burda öyle bir şey diye bir yorum yapabilir.
Kendimizin ne tür bir yazar olduğunu belirlememiz de bu adımdakilere yardımcı olmanın yanında daha çok olay örgüsüne mi, yoksa karakter oluşturmaya mı ağırlık vermemiz gerektiğini belirler.

Olay Örgüsü

Benim için olay örgüsü en önemlisidir. 
Bunu bu kadar net bir şekilde söyleyebiliyorum ve benim için kısmını da eklediğimi belirtmek istiyorum. Çünkü her yazar farklıdır. Kendimizin nasıl bir yazar olduğuna karar verdiğimizi farz ediyorum. 
Şimdi, olay ağırlıklı yazmayı seven, elinde olmasa da o yönelimde olan arkadaşlarımız için şöyle diyorum ki, oldukça sancılı bir dönem olacak. Çünkü yazdığınız genel geçer bir olay örgüsü sizi tatmin etmeyecek. Size tavsiyem bir defter ya da bir mantar pano alın. (Ben şuan çalıştığım kurgum için bir mukavva aldım. Dört farklı renkte blok not aldım ve bolca raptiye aldım. Aklıma geldikçe olayları yazıyorum. Ardından mukavvada bir zaman çizgisiymiş gibi yerleştiriyorum; yazacağım bölüm sıralamasında.) 



Olayların kurgulanması sırasında karakterler fazla önem taşımıyorsa A kişisi, B kişisi olarak bile bahsedebilirsiniz, önemli değildir. Önemli olan sizin, içinize sinen bir kurgu oluşturmanızdır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken hangi zamanı yazdığınızdır. 

  • Yazarın zamanı,
  • Olayın zamanı,
  • Flashback ve
  • Flashforward.
Yazarın zamanı; adından da anlaşılabileceği gibi kitabı yazan ağzın zamanıdır. Bu yazım tarzına göre değişiklik gösterebilir. Örneğin kahraman anlatıcıda yazan bir yazar için yazarın zamanı ana karakterin ‘günümüz’ ibaresidir. Fakat ilahi bakış açısında yazarın zamanı çok farklı olabilir.
Olayın zamanı; ana karakter(ler)in ana olayı yaşadığı, o karakterler ve okuyucu için ‘günümüz’ kavramının olduğu zamandır.
Flashback; çoğumuzun son zamanlarda aşina olduğu üzere, geçmiş zamandır. Olayın anlatıldığı zamandan öncesindeki bir zamanı anlatır. Böylece okuyucuya bugün için, gelecek için olan olayların birer yansımasını gösterirler. Bu da okuyucuyu dinç ve uyanık tutar. Anlatıma bir gizem, heyecan ya da canlılık katabilir. Bu sebepten çokça tercih edilir. (Ben de bolca kullanırım ki, asıl olayı her zaman orada yaşatırım.)
Flashforward; da zamansal olarak -adını bir diziden hatırlayabileceğiniz gibi- geleceğin bir görüsüdür. Bir anda ya da daha çok Amerikan tarzı dediğimiz eserlerde eserin başlangıcında gelecekten bir sahne yer alır. Bu sahnede karakter tehlikede olabilir, eserin ortalarındaysanız, düşman olarak oluşturduğunuz karakterler dost gözükebilir. Yani olayın zamanında oluşan olayların, okuyuca oluşturduğu beklentilerin tam aksine bir yol çizmelisiniz. Çizdiğiniz bu yolu okuyucu tahmin etmeyece çalışacaktır; kesin şöyle olmuştur da dost olmuştur bunlar diye. Ancak sizin yapmanız gereken; bütün tahminleri tahmin edip, hiç birine uymamaktır. 
Tabi ki olay örgüsü anlatıldıkça anlatılabilecek bir olgudur ancak bence şimdilik bu kadar yeterli.



Geri kalan adımları da ilerleyen yazılarımda anlatmaya devam edeceğim. Kaleminiz daim olsun.

6 Ocak 2015 Salı

Hiç Bir Fikir Yoktur Ki Doğada Benzeri Olmasın


Herkese merhaba. Son paylaşımdan bu güne kadar oldukça fazla zaman geçti. Kişisel işler, öğrencilik hayatı derken insan gerçekten de yapmak istediği hobilerine yeterince zaman ayıramaz oluyor. Ama yine de bu süre içerisinde planlama aşamasında olduğum uzun soluklu kurgumun üzerine çalışmalarıma devam etmekteyim, buraya olmasa da, bir yerlere yazmadan duramıyorum; sizin gibi.

Ne Yapacağız?


Bu yazımda en son bahsettiğim kurgu oluşturmak için gözlem yapmalısınız tezimin üzerine gideceğim. Bazı gözlem ipuçları paylaşıp, yaptığımız gözlemleri değerlendirme noktalarından bahsedeceğim. Böylelikle, 'Evet, gözlemi yaptık da, ya şimdi?' sorunuza cevap vermeyi umuyorum. Tabi ki, kafanızdaki soruları cevaplarken, bir sonraki adımın soruları da ortaya çıkacaktır. Endişe etmeyin, hepsine çözüm bulacağız.

Neyi Gözlemleyeceğiz?

Etrafımızda onlarca, yüzlerce şey vardır. En basitinden şuan benim odamda dolap, masa, koltuk, yatak, kitaplık, kitaplar ve irili ufaklı onlarca şey var. Ama sorsanız, gözlerimi kapatıp da acaba kaç tanesini kelimelerle resmedebilirim? Ya da siz, şuan bulunduğunuz yerde gözlerinizi kapatın ve etrafınızda var olduğunu bildiğiniz ilk üç şeyi konumları ve sayabileceğiniz tüm özellikleriyle beraber resmetmeye çalışın. 

Zor değil mi?

Aslında hiç değil. Örneğin;

Genç çocuk odasının ortasındaki sehpanın önünde oturmuş klavyesinde birkaç tuşa basıyordu. Odası günün erken saatleri olmasına rağmen pek de aydınlık değildi çünkü dün akşam üstü başlayan kar adeta şehri esir almıştı. Çatı katında olmanın azizliğine uğrayacakları da hiç akıllarına gelmezdi ancak tavandaki ufak pencerenin üzeri tamamen karla kaplıydı; güneş bir türlü giremiyordu. Halının üzerinde muhtemelen hala sırılsıklam olan kot pantolonu duruyordu, gece onu giyerken sokaklarda yuvarlanmıştı. Neyse ki, ceplerindeki kağıt paraları çıkartmıştı. Odanın kenarındaki peteğin üzerinde de bir çift eldiven duruyordu. kurusun diye konulmuşlardı oraya. Anlaşılan birden fazla pantolon ancak tek çift eldiveni vardı gencin.

Kısa bir giriş örneği. Önce durumu tanımladım. Ardından gözlemlerimi dile getirdim; pantolon ve eldiven. Gözlemlediğim şeylerin geçmişine dair tahminlerde bulundum. Fikir yürütmekten çekinmeyin. Sonra da bulundukları konumları kullanarak bir çıkarım yaptım; tek eldiven. Belki doğru belki yanlış, bu önemli nokta değil. Önemli olan kısım sizin çıkarım yapabilmeniz. Çünkü siz yazıyorsanız, o dünya sizindir. Kimse hayır, iki eldiveni var diyemez size. Siz o dünyanın efendisisiniz, siz ne derseniz o olur. 

  • O yüzden sadece çıkarım yapın, Korkmayın, yanlış diye bir şey olamaz. 
  • Size ilginç gelen bir şeyin neden ilginç olduğunu düşünün.
  • Mutlaka her gün bir renge özen gösterin. Mesela bugün etraftaki kırmızı renklere dikkat edin, yarın da sarı. Bu sizin farkındalığınızı arttıracaktır. 
  • Yeni bir yere girdiğinizde kesinlikle en azından bir iki şeyi gözlerinizi kapatıp tarif edebilecek kadar inceleyin. Mümkünse her seferinde farklı bir şey olsun.
  • Akşamları oturup işsizmiş gibi o gün gördüğünüz bir nesneyi kelimelerle çizmeye çalışın. Ertesi gün bakabilecekseniz gidip bakın ve karşılaştırın.
  • Bu noktada hafıza çok önemlidir, Hafızanızı geliştirici egzersizleri yapmayı unutmayın. Mesela evden sabah çıkarken bir oyun destesinden bir kağıda bakın, akşam gelince hangisi olduğunu hatırlamaya çalışın. İlerledikçe kağıt sayısını arttırın.
  • Sakıncası yoksa dokunarak hissedin. Böylelikle sizde uyandırdığı hissi bilirsiniz ve ona göre yazabilirsiniz. Mesela bir iğnenin ucunu elinize batırın ya da elinizle sobanın sıcaklığını hissedin. Suya girin, sadece bakmayın.
  • Yeni kelimeler öğrenin. Böylece aynı şeyi tarif edecek birden fazla yola sahip olursunuz. Ama, fakat, ancak, lakin, halbuki gibi... Hepsi aynı ama farklı.
  • Son olarak arkadaşlar, müzik dinleyin. İlla ki sözleri olan bir şey değil, hatta mümkünse sözsüz bir melodi olsun. Bu sizin ruh halinizi şekillendirir ve olayları bakış açınızı genişletir. Ama dışarıdayken, müziğiniz çevre olsun. Gerçek seslerden bir ahenk oluşturun kafanızda. Böylece gerçekliğe yaklaşıp, istediğiniz yere gidebilirsiniz.

Müzik Dinleyin

Rahatlamak için sadece dinleyin. Hangisi size rahatlatıcı geliyorsa o melodiyi keşfedin.






9 Aralık 2014 Salı

Hikaye, Roman & Kurgu Oluşturma


                Herkese selamlar. Bir önceki yazının ardından önünde durduğumuz yazarlık basamaklarının birini daha çıktık farz ediyorum. Artık hepimiz hemen hemen ne tür bir yazar olduğumuzu ya da en azından benim daha çok yaptığım gibi ne tür bir yazar olmadığınızı biliyor olmalısınız. Çünkü ben burada ve sonrasında genel bir dille sizlere anlatımda bulunurken siz sahip olduğunuz dile göre kendinize tercüme edeceksiniz.

                Rahatlamak için yazmak, yazmak için rahatlamak yazımda da belirttiğim gibi her insan mutlaka yazar. Ancak bunun türü farklı olabilir. Biz burada kurgu türünde bir yazı yazdığımızı varsayıyoruz. Çünkü deneme yazmak da bir yazı yazmaktır, makale, haber, gezi yazısı… Fakat ele alacağımız nokta hikâye ve roman başta olmak üzere kurgu türü yazılar. Bu noktada yine bir ayrıma geliyoruz. Evet, kurgu yazacağız ancak yazacağımız yazının uzunluğu ne olacak?

Uzunluk Mudur Hikâyeyi Hikâye Yapan?

                Hikâye genel olarak kısıtlı insan, kısıtlı mekân, olay, zaman ve diğer sahip olduğu öğelerden oluşur. Yani yazdığımız yazıda üç insan varsa, bu insanlar beraber tatile giden üç arkadaşlarsa ve yazı bu tatili anlatıyorsa, bir de bu anlatımı üç-beş bin kelimeyle yapıyorsa biz buna hikâye diyebiliriz. Ama lütfen şu noktaya dikkat edelim, üç-beş bin kelimeden çok daha az da olabilir, çok daha fazla da; bu hikâye oluşuna zarar vermez. Ancak bu genel geçer bir sayıdır. Hikâyenin hikâye sınırlarında kalabilmesi için olaylar, zamanlar, insanlar kısıtlı olmalıdır. Ana olayın yanında en fazla bir iki tane yan olay olmalıdır.

                Şayet kendimizi tutamıyor, yazdıkça yazasımız geliyorsa; üç beş insanla yetinemiyor iki taraf kötü taraf beş on insan oluşturuyor, zamanda hareket ediyor, onlarca mekân kullanıp, birden fazla ana olay ve onlarca yan olay kullanıyorsak; romana adım atıyoruzdur.

                Esasında bakıldığında hangisini yazdığımızın pek de bir önemi yok bence. Sonuçta bu bizim yazış tarzımızda bir farklılık oluşturmaz. Belki kurgulama noktasında kafamızın içerisinde farklı noktalar olabilir.

Kurgulama Noktasında Taktikler

            Bu konuya daha sonra ayrıntılı olarak yeniden değineceğim. Ancak yüzeysel olarak bir kurgu nasıl oluşturulur, yaratıcı fikirler nasıl bulunur, beyninizin içinde dönüp dolaşan o heyecan verici ve muhteşem konuyu nasıl yazıya dökersiniz sorularına cevap vermeye çalışacağım.

1.      Öncelikle kesinlikle ve kesinlikle ‘yaratıcılığınızı’ canlı tutmanız gerekmektedir. Çünkü bir yazar olarak düşüncelerde sınır tanımamak sizin en büyük kaynağınız. Kurgu oluşturmaktaki sınırınız hayal gücünüzün ulaştığı yer kadardır.

2.      Bir yazar ya da yazar adayı olarak kesinlikle ve kesinlikle yanınızda –dışarı çıkarken- bir kalem, kağıt, not defteri ya da aklınıza gelen fikri anında kaydedebileceğiniz bir cihaz olmalı. Bu notları daha sonradan bir araya getirmeli ve belirli aralıklarla –iki üç haftada bir gibi- okumalısınız.

3.      Duyu organlarınız sizin en önemli toplayıcılarınız. Gözlem yapmayı bir adet edinmelisiniz. Bakkala ekmek almaya çıkarken bile yoldan geçen arabanın sol yanındaki hafif ezilmesini, köşeyi dönünce karşılaştığınız kızın ya da erkeğin saçının rengini, ayakkabısının modelini fark etmelisiniz. Yani bakmamalısınız, görmelisiniz.

4.      Oyun olarak iki saçma şey arasında bağlantı kurmaya çalışmalısınız. Mesela bir şarj aleti ve su şişesini ele alalım. Kendi kendinize teknoloji ürettiğiniz bir hikayede kullanmak için telefonunuzu şarj ederken bataryadaki ısıyla kış geceleri yatağınızın başucundaki suyu ısıtan bir makine tasarlayabilirsiniz. Bunun gibi aslında saçma gelecek bağlantılar sonunda sizi istediğiniz yeniliğe ulaştırır.

5.      Kesinlikle ve kesinlikle yanlış yazmaktan korkmamalısınız. Oluşturduğunuz kurgu size çok kötü gelebilir, hatta zevk almayabilirsiniz. Ancak kimse –çok nadir istisnaları çıkabilir- bu işin ehli olarak doğmaz. Herkes deneyerek ve öğrenerek gelişir. Yani kötü kurgu yapın, iğrenç olsunlar.

6.      Eski yazdıklarınıza mutlaka dönüp bakın. Oralarda neler yazdığınız, nasıl yazdığınız size gelişiminizi göstereceği gibi farklı bakış açıları getirecektir.

7.      Bir hikaye yazarıysanız iki veya daha fazla hikayeni birleştirmeye çalışın. Konuları da mümkünse birbirinden alakasız olsun.

8.      Var olan eserleri okuyup onların benzerlerini ancak birleşiklerini oluşturun. Mesela kırmızı başlıklı kız ormanda gezerken pinokyoya rastlasın ve beraberce yedi cücelerin evinde birer elma yesinler. Kim ne diyebilir ki?

9.      Son olarak korkmayın. Güzel kurgu –hangi tür olduğunuza göre değişmekle beraber- her şey olabilir.

Bu 9 öneri içerisinden gözlem yapmak kısmını kesinlikle gerçekleştirin arkadaşlar. Çünkü aslında insan sadece ve sadece doğayı taklit ederek gelişti. Hiçbir fikir yoktur ki bir benzeri doğada olmasın. Sonuçta uçmayı kuşlardan öğrendik, bu güne kadar fark edilmemiş onlarca şey olduğunu unutmayın. Hiçbir zaman her şey bulunmuş değildir, hiçbir zaman.

                Umarım yardımcı olabilmişimdir. İlerleyen yazılarımda yaratıcılığı arttırmak ve genel yazma teknikleri üzerine de maddelemeler yapacağım. Sağlıcakla kalın, kaleminiz daim olsun. 

29 Kasım 2014 Cumartesi

Siz Ne Tür Bir Yazarsınız?

Eserde Öznitelikler
Harfleri yan yana getirerek kelimeleri, kelimeleri yan yana getirerek cümleleri ve cümleleri yan yana getirerek de eserleri oluştururuz. Her bir eser, bizlerin bu dünyaya bıraktığı bir izdir. Kimi izler büyük etki oluşturur, kimisi de hemen söner ve gider ancak ortak olarak hepsi kalır.
Her eserin sahip olduğu bazı öznitelikleri vardır. Bu nitelikler sayesinde belirli kategorize işlemlerine tabi olup, birbirlerinden ayrılırlar. Niteliklerin eserlere kazandırılması da, yazarları tarafından yapılır. Yani yazarın istediği öznitelikler, esere yansır ve eser o niteliklere sahip olur. Artık kategorize etme işleminde o nitelikler kullanılabilir.
Yani eseri yazar istediği gibi şekillendirebilir. Örneğin kahraman anlatıcı bakış açısını seviyor olabilir ve kelimelerini buna göre seçer.
“Güneşin sırtımı ısıttığını hissederek bir kez daha baktım beş metre aşağıdaki seyircilere. Onlar benim aşağıya atlamamı görmek için birkaç dolar para vermişlerdi ancak benim bunu yapabilmek için neler yaptığımdan habersizlerdi.”
Bu ufak yazı kısa bir anı yaşayan kişinin bakış açısından neler olduğunu anlatan kelimeler. İtalik olarak yazılan kısımlar ise eserin kahraman anlatıcı olmasındaki belirtici kelimeler. Bunun gibi birkaç ele alış biçimiyle ayı olay aktarılabilir.
“Güneşin sırtını ısıttığını hissederek beş metre aşağıdaki seyircilere bir kez daha baktı.”
Aynı olay, farklı bir bakış açısından anlatıldı. Bu tamamen yazara ve yazarın yazmayı sevdiği yönteme bağlı bir olaydır. Ancak bu yazımda bahsedeceğim asıl konu şu ki, eserin sahip olduğu ancak yazarın çok istemediği takdirde değiştirmesinin zor olduğu bazı öznitelikler de vardır; olay, durum ya da ben merkezli gibi.
Eserde Türleşme
Her yazar, gerek yaşadığı psikolojik geçmişiyle gerek genetikten gelen kişilik özellikleriyle bazı ayırt edici özelliklere sahiptir. Dan Brown’un bir kitaba başlangıcıyla Stephen King’in başlangıçları birbirinden farklıdır ve bu iki yazara hakim okuyucular rahatlıkla bunu ayırt edebilir. Hangi eserleri olursa olsun, her yazarın bütün eserlerinde ortak olarak barındırdıkları bazı özellikler vardır.
Kimisi eserlerindeki kahramanları aşırı derecede anlatır. Onların iç dünyalarına girer, psikolojik çözümlemelerde bulunur. Oluşturdukları karakterlerin düşünce dünyalarında bizleri dolaştırırlar. Bu tip yazarlar, ben merkezli yazmayı seven ve bu yönde eğilim gösteren yazarlardır. Ancak bazısı da kişileri eserindeki bir piyon olarak kullanır ve olayları anlatmaya kendisini adar. Ne oldu, nerede oldu, nasıl oldu… Önemli olarak olaydır. Bir diğer yazar da böylesine genişlemesine almaz olayı. Ne kişinin derinliklerine iner ne de olayı baştan sona anlatır. Onu etkileyen bir an vardır, sadece harf paletinden seçtiği renklerle o durumu anlatan kelimeleri çizer.
Bunlara eserlerin türleri diyebiliriz. Bu türler, bir yazarın nasıl bir yazar olduğunu ortaya koyar. Kendisinin nasıl bir yazar olduğunu bilmek, kalemi eline alacak kişi için çok ama çok önemlidir. Bu yazı da istikrarı, başarıyı, gelişimi ve beğeniyi etkiler.
Ne Tür Bir Yazarsınız?
Yazı yazmaya karar verdiyseniz ve bunu amatörce bir şekilde başlayıp, olabildiğince ileriye ulaştırmak niyetindeyseniz, öncelikli olarak yapmanız gereken ne tür bir yazar olduğunuzu –ya da en azından ne tür bir yazar olmadığınızı- bulmaktır.
Kendimden örnek vermek gerekirse genel olarak ben merkezli yazabilen bir yazar olamadım hiç. Elbette bazı denemelerin oldu, kişinin gözünden yazıp, onun iç dünyasında dolaşmaya çalıştım. Ancak bende her zaman olan ve sürekli olarak tekrarlayan nitelik bu değildi. Ben, olayları yazmayı seviyordum ve artık tamamen böyle yapıyorum. Arada sırada diğerlerini de elbet deniyorum çünkü kendimi taze tutmam lazım ancak benim eserlerim, olay üzerinden gittiği vakit güzel oluyor. Bu durumda ben oluşturmaya çalıştığım eserleri bu yönde oluşturmalıyım.
Şimdi sizler de ne tür bir yazar olduğunuzu bulmaya çalışın ve o yönde yazmayı deneyin. Olmadığınız birisiymiş gibi davranmak size yazarlık adına bir şey katmaz; belki tiyatro yeteneğinize katkısı olur. Ne tür olduğunu bulun ve kabul edin, emin olun o zaman eserleriniz güzelleşmeye ve gelişmeye başlayacak.
Kendinizi Tanımak Neden Önemli?
Bu yazının son ara başlığı olarak kendinizi tanımanızın neden böylesine önemli olduğunu anlatmaya çalışacağım sizlere.
Yazma hevesini ilk içimde hissettiğim zamanlarda lisede okuyan, standart bir öğrenciydim. Daha öncesinde belki de şuan okuduğumda kendimin yazdığını kabul etmeyeceğim şekilde bazı yazı deneyimlerim olmuştu. Sonrasında bir film izledim ve bu film kafamda çok değişik bir kurgu başlattı. Bunu hemen yazmaya başladım. Yazıyordum ve bir forum sitesinde paylaşıyordum. (O zamanlar forum sitelerinde paylaşmak modaydı.) Diğer insanların yazdıklarını okuyor, yorum yazıyor, sonra kendim aklıma geldikçe yeniden yazıyordum.
Bir gün, tıkandım. Parmaklarım klavyede hareket edemez oldu. Başlangıç olayım vardı, evet. Bir son olayım da vardı, evet. Ancak aralarını dolduracak olaylarım yoktu. Şuan hala o eserim durur. Tam olarak 30.592 kelime yazmışım. İlk yazdığım bölüm ile son yazdığım bölüm arasındaki ilerleyiş gözle rahatlıkla görülebilir cinsten. Ancak sonrası, yok.
Bunun üzerine durdum ve düşündüm. Ben kendi yazma yöntemimi anlayamadığım için beceremedim. Başka bir kurguyu ele alırken bu sefer öncelikle bir defter aldım ve aklıma gelen her şeyi yazdım. Sonra onları elekten geçirdim ve kalburüstü olanları yeni bir deftere geçirdim. Böylece tıkanmamı engellemiş oldum.

Ama bu sefer de bu süreci uzun tuttuğum için o kurguya yönelik hevesimi yitirdim. Yazarken rahatlamak için yazmıyordum artık ve şuan ona da ara verdim.
Yani yazabilmek için nasıl yazdığımızı anlamak önemli. Ne tür yazar olduğunuz, nasıl yazacağınızın temel anahtarıdır. Bunu sonraki yazılarımda anlatacağım, bu günlük bu kadar, okuduğunuz için teşekkür ederim. Umarım kelimelerle oynamayı seven siz değerli insanlara bir şeyler katabilmişimdir.



22 Kasım 2014 Cumartesi

Tepe Şehir - Bir Resim Bir Hikaye

Tepe Şehir’in üzerindeki bir siyah bulut beyaz ve pembelere savaş açtı aniden. Beyazlar ve pembeler öylesine uzun zamandır oradaydılar ki, siyah bir bulutun geleceği ihtimalini dahi göz önünde bulundurmamışlardı; ancak geldi. Büyük bir savaş başlattı. Teker teker pembeleri sonra da beyazları yendi, artık neredeyse hepsi siyahtı…
Özenli ellerde dövülmüş zırhının içinde şehrin kapısından çıkan adama bir asker eşlik ediyordu. Asker korkmuştu, hem de fazlaca korkmuştu. Önlerinde uzanan üç yüz binlik orduya karşı yürüyeceklerdi, her ne kadar aralarında bir anlaşma olsa da, karşılarındaki adam Kral Josep’di; sahtekâr kral. Ama asker atını hafifçe ileri doğru yürütürken önünde ilerleyen adama, kendi kralına baktı; şimdiye kadar gördüğü en büyük dehaya, savaş harikası adama, ona güveniyordu.
Arkalarında iki atlı daha çıktı kapıdan. Karşılarında da sadece cinsel organları örtülmüş, elleri birbirine zincirlerle kelepçelenmiş, vücutlarından günlerce, haftalarca, aylarca işkence edildiği belli tutsaklar duruyordu. Birkaç saat önce bir haber mektubuyla yazmıştı bunları Kral Josep;
“Tutsaklar iyi niyetimizin hediyesi olsun. Hediyemiz size ulaştığında siz de bizlere bir barış konuşması hediye edin, savaş kansız olsun.”
Kısa ve net. Şimdi de tutsaklar gelmişti işte. Kral Josep ile en önde giden atlı adam konuşacaktı. Tepe Şehir’in bahar zamanıydı ancak gökyüzü isyan eder gibi karalara bağlamış, gözyaşlarını tutamamış, yağdırıyordu.
“Haydi” dedi genç atlı. Arkasındaki üç asker de onu izlediler. Tutsaklar içeri girdi, kapılar mühürlendi. Bu konuşmanın sonucunun iyi bitmesi gibi bir ihtimal yoktu çünkü genç adam Kral Josep’i çok ama çok iyi tanıyordu.
Kendisi hükme geçtikten sonra Tepe Şehir’e büyük su depoları kurdurtmuştu, çünkü bir gün şehre giren suyun zehirleneceğini adı gibi biliyordu. Bozulmaz yiyeceklerden stokları vardı. Genç adam akıllıydı, o olmasaydı şehir çoktan düşerdi. Bu yüzden onu takip ediyorlardı, ona güveniyorlardı.
Yürüyüş sessiz oldu. Yavaşça gittiler. Önlerindeki krallarını takip ettiler. Her adımlarında düşman da atlarıyla yavaşça geliyordu. Önce onlar orta noktaya geldiler. Genç kral ve adamları varana kadar Kral Josep’in adamları sadece üstü kapalı olan bir tente kurmuş ve içerisine bir masa, iki sandalye koymuşlardı bile.
Kral Josep kendi sandalyesinde oturuyordu. Genç kral yeteri kadar yaklaşınca durdu ve atından indi. O sırada gökyüzü bir şimşek çatı, çok geçmeden gürledi; fırtına yakındı. Askerlerine döndü ve “Ne olursa olsun, plana sadık kalırsak çocuklarımız yaşar, unutmayın.” dedi. Onlar da sadece minnettarlık, korku ve güvenle boyunlarını eğdiler. Kralları onlar için en iyisini bilirdi.
Genç kral yağmurun azizliğiyle ıslanan toprağa basarak tenteye doğru yürüdü ve kendisine ayrılan sandalyeye oturdu. Yakın çevrede sadece ikisi vardı. O da üç adamıyla gelmişti ancak üçü de uzaktaydı; en az genç kralınki kadar.
“Teklifimi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim, Sayın Kral,” dedi Kral Josep iğneleyici bir tavırla. Miğferini çıkarttığı için yüzünün her kıvrımı, özellikle pis bir şekilde sırıtan dudakları en ince ayrıntısına kadar seçilebiliyordu. Gök bir kez daha gürledi.
“Ben de sizin gibi kan dökülmesi taraftarı değilim, Kral Josep,”
“Ah, lütfen bana böyle mi sesleneceksin cidden?” Hala sırıtıyordu. Genç kralın kalbini, zayıflığını vurmaya çalışıyordu.
“Sahtekâr Kral adından hoşlanmazsınız sanmıştın ancak dilerseniz öyle hitap edebilirim,” dedi genç kral da onun girişimini boşa çıkartarak. Ama yine de kalbi acımıştı.
Bu sözleri Kral Josep’in yüzünün ekşimesine neden oldu. Anlaşılan genç kral kararlı bir şekilde gelmişti. “Öyleyse,” dedi ellerini masaya koyarak Kral Josep. “Şehri teslim edin, istediğiniz kişilerin üçüncü halkada yaşamasına izin vereceğim. Bizim halkımızla eşit haklara sahip olacaklar ve geri kalanlar da güvenli bir şekilde buradan geçebilecekler.”
Genç kral gülümsedi. “Hiç değişmemişsin,” dedi. “Şehri teslim etmek filan yok, bunu sen de benim kadar net biliyorsun. Tepe Şehir nesiller boyunca teslim olmadı, olmayacaktır.”
Kral Josep duymayı beklediği bir şeyi duymuştu. Önceden tanıştıklarını gösteren ilk sinyali vermişti genç kral. “Sana ne oldu Tiyejo?” dedi yarı çaresiz yarı alayla. Çünkü karşısında oturan adam onun tanıdığı adam değildi.
“Benim adım Semruk, Tiyejo değil,” dedi genç Kral.
“Pekala, Semruk olsun. Sonuçta benim bile akıl edemeyeceğim bir hileyle ajanlık için gönderildiğin yerde kral oldun. Artık şehri kendi insanlarına teslim edebilirsin, görevini başarıyla yerine getirdin, ödülün çok büyük olacak.”
“Görev mi? Beni kendi insanlarım dediğim insanlar zar zor nefes alır vaziyette buraya terk ettiğinde ele geçirmeye çalıştığın bu şehrin insanları bana yardım etti. Ben onlara, aynen benim beynimi yıkadığınız gibi kötülükler yaparken onlar bana güvendi. Ve ben değiştim, Tiyejo gitti, o ajan gitti. Semruk geldi.”
“Saçmalamayı bırak ve görevini yerine getir be adam,” Kral Josep sinirlenmeye başladı. Aslında böyle olmasını beklemediğinden değil ancak bilmek başka, yaşamak başkaydı sonuçta.
“Benim şartlarım. Bütün ordunu buradan çek götür ben de askerlerinin tamamına yakınını yok ettikten sonra ticaret yollarına yasaklar koyarak sizi açlıktan öldürmeyeyim.”
“Ben buradan çekilmezsem, siz açlıktan ölürsünüz.”
“Son yıllarda Tepe Şehir’de onlarca depo yapıldı, ajanların artık eskisi kadar iyi çalışmıyor anlaşılan.”
“Daha çok suikastçılara önem vermeye başladım,” dedi ve Semruk’un arkasındaki askerlerine baktı. En arkadaki atlı kılıcını çektiği gibi önce birine sonra da ötekine saplamıştı. Ardından hızla tenteye geldi ve atından inip kılıcını Kral Josep’e sundu. Semruk ağzı açık bir şekilde olanları izliyordu. Sahtekar Kral yine yapmıştı yapacağını. Anlaşılan buradan sağ çıkamayacaktı.
Kral Josep askere gitmesini emrettikten sonra Semruk’a döndü. “Görüyorsun ya, yanında getirecek üç tane askerin üçüne de güvenemiyorken o şehre nasıl güvenebiliyorsun. Şart koşmaya halin yok. Tecrübelerin, yaşın benim yarım bile değil. Bu görüşmenin sonucu ne olursa olsun sen tek parça şehrine geri döneceksin ancak tek parça oradan çıkman bu sorunun cevabına bağlı, şehri teslim ediyor musun?”
Derin bir sessizlik oldu. Semruk ne yapacağını şaşırmıştı. O haklıydı, nasıl güvenebilirdi. Ama belki de blöf yapıyordu. Bu da onun bir taktiği sayılırdı. Belki de yapmıyordu.
Şimşek çaktı… Gök gürledi…
Semruk kendisine kızdı. Blöf ya da değil, onca şeyden ihanet düşünülemez bir şeydi. Kararı netti ve net kalmalıydı. “Asla,” dedi. Ayağa kalktı ve sağanak yağmurun altındaki atına doğru yürüdü. Atına bindikten sonra arkasına döndü ve hala masada oturak krala baktı.
“O gün beni buraya gönderip, terk ettiğin için teşekkür ederim baba,” dedi. Sonra şehrine doğru gitti. Ona güvenen, onu büyüten ve onu var eden şehrine doğru.