Kıyamet Kurgusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıyamet Kurgusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2015 Pazar

Seçilmiş Kişi - Lois Lowry

Seçilmiş Kişi Lois Lowry'nin ele aldığı bir eser olmakla değil, sinemalarda gösterimde olan taklit bir film olmakla karşıma çıkmıştı ilk başta. Filmi izlerken Açlık Oyunları, Uyumsuz vb. distopya eserlerinden birinden kopyalanmış olabileceğini düşünmüştüm. Ancak filmden sonra -film çok hızlı geldiği için- kitabını elime aldığımda ilk gördüğüm şey yazım tarihi oldu.

1993.

Evet, gerçekten benim için büyük bir utanç oldu. Tam bir ön yargı yapmışım. Esasında Lois Lowry kitabı ilk olarak 1993 yılında yayınlamış. Yani belki de, Açlık Oyunları buradan esinleniliş bir eserdir.

Konu Hakkında

Orijinal Kitap Kapağı
Kitap 167 sayfa olarak pek de uzun sayılmaz. Hatta karakter boyutu bakımıyla pek de büyük sayılmaz. Bu yüzden toplamda çok fazla kelimeden oluştuğunu sanmıyorum ancak anlattıkları ölçüsüyle zamanında Amerika'nın bazı eyaletlerinde yasaklanacak kadar etkili bir kelime dizinine sahip. 

Konu olarak yıllarda gelecekte geçiyor. Kesin bir tarih verilmemiş, ki bence böylesi daha güzel olmuş. Yıllar süren savaşlar neticesinde insanlık Aynılığı seçmiş. Duygulardan arınmış insanlar olarak Toplulukları kurmuşlar. Dünyanın geri kalanından soyutlanmış insan toplulukları kendilerine eskilerin belirlediği kurallara göre yaşıyorlar. Her şey bu kurallar sayesinde saygıyla ve güvenle ilerliyor. 

Konu olarak bu düzendeki bir çocuk ele alınıyor. 12 yaş bu toplulukta meslek edindikleri yaş olarak belirlenmiş. Aslında sabah okul, öğleden sonra iş olarak işliyor ancak filmde tamamen iş var. Bir çocuğa Anı Toplayıcısı görevi verilir. Aslında görev vermek değil, Seçilmek olarak nitelendiriliyor kitapta. Bence bu yüzden Türkçe'ye çevirirken Seçilmiş Kişi olarak çevirmiş olabilirler. 

Kitabın orijinal ismi -The Giver- Türkçe'ye filmde ve kitapta Aktarıcı olarak geçiyor, ki bence bu da gayet güzel bir isim olurmuş.

Üslup

Lois Lowry gerçekten gayet sade bir ağız ile yazmış. Oldukça dinlendirici bir anlatımı var. Kelimeler ardı ardına gelirken sizlere pek fazla zorluk çıkartmıyor. Tabi ki çeviride Esra Davutoğlu da oldukça güzel iş çıkartmış. 

Lois Lowry
Kitap John Newbery Ödülü almış. Yani Amerikan çocuk edebiyatına yapılan en değerli katkı için verilen bir ödül. Ama en başta da dediğim gibi zamanında kitap yasaklı bir kitapmış. Çünkü aslında var olan ve doğru olan şeylerin ne kadar da kötü olduğunu okuyucuya anlatan bir eser.

İnsanlığın önce güzel yanları anlatılıyor. Ardından insanın doğaya verdiği zarar. Ama en önemlisi insanın insana verdiği zarar anlatılıyor. Bu da oldukça etkileyici olabilir tabi ki. 

Sonuç Olarak

Kitap bence güzel. Kitabın içinde gelen broşüre göre bu bir seri ve bir dörtleme. Ancak anlamadığım nokta şu, sonraki kitapların arka yazısında ilk kitaptaki karakterden eser yok. Okuyunca sizlerle paylaşacağım. 

Kitabın orijinal kapağı, sinema kapağından çok daha güzel bence, onu çıkartıp okuyun. Kitap ve film arasında oldukça farklılık var çünkü 1993 teknolojisi ve 2014 teknolojisi aynı vizyona sahip değil. Ama bunun için Lois Lowry'ye bir şey demek ona haksızlık olur, geleceğin teknolojilerini tahmin etmek hiç de kolay bir şey değildir.

Diğer Kitabı
Kitap okunası bir kitap bence. Okuyup, birer yetişkinseniz ders çıkartabilir ve dünyaya bakış açınızı değiştirebilirsiniz; bir çocuksanız ise -yani yetişkin değilseniz demek istedim- dünyaya yeni yeni bakarken gerçekten de güzel bir bakış açısı edinmiş olursunuz. Benim şahsi kararıma göre kitap küçüklerin de okuyabileceği dille yazılmış ancak ortaya çıkan ders okuyana göre tabi ki değişir. 

Sonuç olarak, kitabı sevdim. Güzel bir distopya olmuş, teşekkürler Lois Lowry. 




Puanım: 7/10

17 Şubat 2015 Salı

Cehennem - Dan Brown

Merhaba arkadaşlar,

Geçenlerde madem ben yazı üzerine bir blog yazıyorum, neden okuduğum kitaplar hakkında da oraya yazı yazmayayım diye düşündüm. Sonuçta ben de bir kitabı okuyacağım zaman internette tam da aradığım tarz da şeyleri bulmakta güçlük çekiyordum. Bunun üzerine Kitap İncelemeleri kategorisinin ilk yazısını yazmaya karar verdim.

Ön Kapak

Bu yüzden en son bitirdiğim kitabı, daha doğrusu kararımı verdikten sonraCehennem.
bitirdiğim kitabımı konu edindim;

Yazarı Dan Brown olan kitabın özgün adı Inferno; yani özünde Cehennem kelimesinin tam olarak karşılığı. Çeviride farklılaşmaya gerek görmemişler. Kitap ilk olarak 14 Mayıs 2013 tarihinde okuyucuyla buluşmuş. Fakat ben 2015'in başlarında okudum ve buna rağmen elimdeki birinci baskısıydı. Demekki yayınevi oldukça özgüvenli bir şekilde yazarına güvenip Türkiye'deki piyasada tutulacağını düşünmüş.

Konu ve Tanıtım Hakkında

İncelememi birkaç başlık altında tamamlamayı planlıyorum ve bunlardan ilki kitabın konusu ve kitabın insanlara tanıtımı hakkında olacak.

İlk olarak söylemeliyim ki Dan Brown'u okuyanlar bilir, gizeme bayılan ve tarihin gizemi üzerine yazmayı seven bir yazardır. Ki yine kahramanımız, son 3 kitapta olduğu gibi Robert Langdon. Konu kitaba adını veren Dante'nin İlahi Komedya'sının bir kısmında geçen Cehennem tasvirleri ve bu şiir baz alınarak çizilmiş Botticelli'nin ünlü La Mappa del'Inferno tablosu üzerinden gider. Yani gizemler bunlarla başlar.

La Mappa del'Inferno
Kısa süreli hafızası kaybolan kahramanımız uyandığında yanında bulunan Sienna adındaki sarışın kadınla beraber kendilerini bir kaçma-kovalamaca içerisinde bulurlar. Üzerinden ne olduğunu bilmediği bir kapsül çıkan Langdon, önce şifreleri bulur, ardından da cevaplarını. Bu sıralama son ana kadar devam eder. Tabi hemen şöyle bir hayal kırıklığımı söylemeliyim ki, Dan Brown tarzı demek son satırda dahi okuyucuya önceki yüzlerce sayfada düşündüğü şeyin yanlış olduğunu fark ettirmek demektir bence; fakat olayı karakterlerden önce çözdüm ve yanılmadım da. Keşke yanılsaydım, daha mutlu olurdum.

Dante Maskesi

Ek olarak kitabın son yüz küsür sayfasının İstanbul üzerinden gitmesi, arka kapakta bulunan Ayasofya resmi ve ilk sayfalardan itibaren izlenip duran videonun neresi olduğunu anlamak, İstanbul'da doğup büyüyen birisi olarak beni hiç zorlamadı, farklı illerde yaşıyorsanız sizi belki bir tık düşündürür. Ama azıcık dahi tarih dersine kulak kabartan birisi son yüz sayfanın nerede geçeceğini, esasında şifrenin nerede çözüleceğini tahmin edebilir. 

İşte bu bence kötü olmuş. Keşke İstanbul'u yazdı, İstanbul'u yazdı diye böylesine ağzımıza dolamasaydık. Yani bence Venedik'te bizdeki kadar ağızda dolaşmamıştır bence.

Üslup

Bir kitaptaki en önemli etkenlerden birisi bence ve çoğu insanın karar verdiği üzre üsluptur. Üslup tamamiyle apayrı bir dünyadır. Sırf üslubunu beğenmediğim diye bıraktığım kitaplar mevcuttur; konusunu çok sevmiş olsam da. 

Dan Brown bana göre bunu çok güzel kullanıyor. Özellikle köşe başındaki adamın olayla alakası olmadığı halde, kahramanlarımızı acaba O nasıl görüyordur diye, onun gözünden anlatması bence her zaman çok ön plana çıkartıcı bir özellik olmuştur.

Tabi ki bu kitabında da Dan Brown'dan bir ton tarihi ve simgebilimsel bilgi ediniyoruz. Gerek Floransa, Venedik, İstanbul; gerekse dünyadaki kurum ve kuruluşların iç yüzü olsun.  Bunları ele alış biçimi, kullandığı dil sadeliğiyle ön plana çıkıyor. Tabi ki bu noktada çevirisini yapan Petek Demir ve İpek Demir'e teşekkürlerimizi iletmek lazım.

Ters Medusa

İçerik ve Bilimsel Gerçek

Her Dan Brown'da olduğu gibi bu kitabın da başında bir The Fact, yani Gerçek diyebileceğimiz bir başlık mevcut. Burada kitapta konu edilen Konsorsiyum adlı kuruluşun gerçekliğinden ve etki alanlarından kısaca bahsediliyor. Bu bilgiye ulaşmak kendisine nasıl bir bedele mal oldu merak ettim ben açıkçası.

İçerik olarak da tabi ki yine Dan Brown tarzını seziyoruz. Mesela en basitinden bir kaçış şaşırtmacası olarak arabayla gideceğini belli edip gemiyle gitmek gibi. Her kitabında olduğu gibi bu kitabında da yapmış. 

Veba Maskeli Adam

Bakış 

Genel bir bakış olarak sıralarsak, diyebilirim ki güzel bir eser olmuş, ellerine sağlık yazarımızın. Ancak bence önceki eserlerine bakıldığında kalite yükselmemiş, daha iyi değil. Çok düşük de değil ancak en fazla eşit olabilirler. Bence bir sonraki kitaba daha çok çalışmalı; böylesine bilindik bir yazar olarak.

Yazımın içerisindeki resimler de, kitap içinde geçen bazı eserlerin, mekanların resimleri. Okumadıysanız sizlere yabancı gelebilir ancak okuduysanız ve daha önce bakmadıysanız "Aaa, bu muymuş, hmm, tamam," gibi ifadeler kullanabilirsiniz. Ben okurken eksikliğini hissetmiştim, siz de hissetmeyin diye ekliyorum. Keyifli okumalar.






Puanım: 7,5/10


Yağmalanan Atlar
Floransa
Rodin'in Cehennem Kapılarındaki 3 Heykeli

27 Aralık 2014 Cumartesi

Doğal Seleksiyon - Bir Resim Bir Hikaye

Doğal Seleksiyon

Ayağındaki ayakkabının zeminde oluşturduğu her tınının farkında olarak yürüdü yolda, belki de bunu bilerek adımlarını daha da sert attı, yüzündeki ifadeden bir an bile şaşmadı, durmadı, gözbebeklerini hareket ettirmedi; sadece yürüdü. Siyah takım elbise giyiyordu. Her hava koşulunu göre sıcak ya da serin tutan türden bir şeydi. Otoritesi arkasında yürüyen üç adamdan rahatlıkla anlaşılabiliyordu. Saçlarını sola doğru özenle taramış, hiçbir şey sürmemişti. Gözleri gece kadar karanlıktı ancak gecenin ortasındaki ay kadar da parlaktı. Beyaz gömleğinin üzerindeki koyu lacivert kravatını düzeltirken hafifçe durdu.
Az kaldı.
Düşünceler kafasından yavaşça geçti gitti. Onları komik ya da eğlenceli bulduğu için dudağının sol tarafını hafifçe kaldırarak sırıttı. Planlarını gözden geçiriyordu kafasından. Her şey tamamdı, ayarlamalar yapılmıştı. Artık son noktadaydı.
Yakında bitecek ve yeniden başlayacak.
“Efendim,” dedi sağdaki koridordan çıkan adam. Saygıyla eğilip selam verdikten sonra devam etti. “emrettiğiniz üzere onu getirdik, odanızda sizi bekliyor.”
Hiçbir şey demedi. Sadece zeminde tınıları oluşturmaya devam ederek odasına doğru yöneldi. Bu binadan helikopteriyle çekip gitmeden önce yapması gereken son bir iş daha vardı.


Odaya girdi. Açık kahverengi ahşaplarla donatılmış, geri kalan noktaları cam objelerle süslenmiş muhteşem bir odaydı. Masasını dört yıl önce özel olarak yaptırtmıştı. Elle yapılan masa şimdilerde yapımı on-on beş dakika sürenlerin aksine tam dört ay sürmüştü. Her parçası özenle seçilmiş, dünyanın çeşitli yerlerindeki ağaçlardan, kullanılacağı noktadaki amaca hizmet etmek için yontulmuş ve ona has bir cilalama yapılmıştı. Bu ve bunun gibi onlarca ahşap ile camdan oluşan koleksiyon…
Yazık olacak.
Düşüncelerine hakim olamayarak gözlerini odasında gezdirdi. Başlayacak yeni düzende buraya bir şey olmamasını umuyordu ancak tehlikenin de farkındaydı. Ancak fark etmezdi; yeni düzende bunun gibi onlarca masa yaptırtabilirdi.
“Sen daha gitmedin mi,” dedi odanın ortasında elleri arkadan bağlı şekilde oturan adam. Siyah takım elbiseli adamdan daha genç duruyordu. Ama onun saçları dökülmüştü. Gözleri özenle hazırlanmış bir zeytin çekirdeği gibi orijinal bir kahverengiydi; kahverengi ve mat.
“Gideceğim ama ben yokken birisinin buraya bakması lazımdı,” dedi siyah takım elbiseli adam. Çok konuşmazdı.
“Beni burada bırakamazsın, ben senin gibi bir korkak değilim, bırak beni!” diye gürledi bağlı adam. Odanın camından güneşin son pırıltıları yansıyordu. Bulutlar sanki yeryüzüne inmişlerdi. Kalabalık şehrin görüntüsü göz yoruyordu ancak sesinden bir fısıltı dahi içeri geçemiyordu.
“Üzgünüm, seni dışarı bırakamam.”
             “Sen bir katilsin.”
             “Doğal seleksiyon nedir, bilir misin?” dedi siyah takım elbiseli adam. Cevabını beklemeden de anlatmaya devam etti. “Doğa belirli zaman aralıklarında yaşayanlardan arasından zayıfları eler. Böylece ortamda sadece güçlü olanlar kalır. Aslında bu şefkattir,  çünkü doğa elemezse, güçlüler zayıfları illa ki ezer.”
              Cama doğru yürüdü ve ceketinin cebinden bir sigara çıkartıp yavaşça yaktı. Her alışkanlığına dur deyip kendisine yön verebilmişti ancak bu camın önüne geldiğinde, bu manzaraya karşı sigarasına sarılmasına bir türlü engel olamıyordu. 
                “Ben de burada bir doğal seleksiyon yaratıyorum. Çünkü bu şehir artık miladını doldurdu. Süresi bitti, ömrü tükendi. Herkes değil, sadece zayıflar yok olacak. Güçlüler de daha güçlü olacak. Aslında bu şehri yüceltiyorum, dünyaya hükmetme gücü veriyorum, anlamıyor musun?”
“Dünyaya hükmetmekmiş. Madem doğal bir seleksiyon, sen neden kaçıyorsun, yeterince güçlü olduğunu inanıyorsan, burada kal ve doğanın seni seçip seçmeyeceğini gör. Ama göremezsin, çünkü bu lanet olası bir doğal seleksiyon değil, bu cinayet!” sandalyede oturan adam kıpırdanmaya başladı. Arkasına dönüp camın önünde sigara içen siyah takım elbiseli adama bakmak istiyordu.
“Doğa, bu elemeleri yapmam için beni seçmişken, durup da burada güçlülüğümü test edecek değilim. Hem zayıf olsaydım zaten ben seçilemezdim. Başka şehirlerde de elemeler yapmak için ayarlamalar yapmam lazım.”
“Bu lanet şeyi dünyanın başka yerlerine de mi yapacaksın!”
“Tabi ki,” dedi sakince. Arından sigarasını yere atıp ayakkabısıyla ezerken adama döndü. Gözleri kesişene kadar yavaşça yürüdü. Bu odanın zemini koridor gibi değildi, öyle sesler çıkmıyordu. “küçük kardeşim,” dedi.
“Ben senin kardeşim değilim,” diye çıkıştı elleri bağlı adam.
“Bende senin gibi birisinin kardeşim olmasından rahatsızlık duyuyorum ancak doğa böyle istemiş, kardeşim. Sen ve ben beraber çalışabilseydik bütün dünyaya hükmedebilirdik, fakat sen bana karşı durmayı seçtin, ben de tek başıma bütün dünyaya hükmederim.” Dudağının solu yine hafifçe yukarı kalktı.
Adamlarından birisiyle göz teması kurdu ve kardeşini işaret etti. Adam da hemen bir bantla elleri bağlı adamın ağzını bağladı. Fazla zaman harcayamazdı; güneş neredeyse batmıştı. Başlayacaktı.
Sonunda.
Düşünceleri onu keyiflendirmeye devam ediyordu. Arkasını döndü ve ahşap zeminde ilerleyerek kapıya yaklaştı. Adamları onun için kapıyı aralarken o kardeşine son birkaç cümle söylemek için arkasını döndü.
“İki saat içinde başlayacak küçük kardeşim. Sıfır noktasındasın, burada kimse sana zarar veremez. Ancak ellerin bağlı, bu da senin seleksiyonun olacak. Ölmeden önce kurtul. Birazcık aklın varsa bu binada ölmeden yaşayabileceğin kadar imkanları kullanırsın. On yıl sonra geri geldiğimde beni öldürmeye çalışmaya devam edebilirsin.”
Kapıya yöneldi ancak tam çıkacakken son bir şey daha söylemek için döndü; “Sıfır noktasından çıkacak olursan yirmi beş kilometre yarı çapta fazla dolaşmanı tavsiye etmem.”
Gitti. Elleri bağlı adam odada tek başına kaldı. Dakikalar sonra havalanan bir helikopterin sesini duydu. Güneş tamamen gitmiş, hava kararmıştı. O hala sandalyede elleri bağlı bir şekilde oturuyordu. Abisinin yaptığı şeyi düşündü, yirmi beş kilometre çarı çap; bu, bu şehir için milyonlar demekti. Fakat buradan kurtulsa bile yapabileceği çok şey kalmamıştı. Artık her şey ırmakların arasındaki kalabalık şehirde yaşayan o insanların elindeydi; doğal seleksiyon başlamıştı.  


14 Kasım 2014 Cuma

Yıkımın Sonrası - Bir Resim Bir Hikaye

Yıkımın Sonrası
     Büyük kısmı kararmış göğe yükselen dumandan çıkan parçacıklar burnumun etrafında döndükçe kaşınma ve gıdıklanma hissi içimi sardı. Aslında uzundur bir kara parçasına böylesine yakın durmuyordum, belki de bu tip karalara has kalıntıları yadırgamaya başlamıştım. Benim işim denizdeydi, çünkü Büyük Aldatmaca'dan sonra bana göre en temiz ve yaşanılası kalan yer denizdi.
     Büyük Aldatmaca'ya inandığımız günlerde evimde oturan sıradan, basit bir çocuktum. Babam işten eve gelmişti ve her çarşamba akşamı gibi bana bademli çikolata getirmişti. salı günleri portakal suyu, pazartesi günleri de kremalı ve çikolata kaplı bisküvi getirirdi, haftanın diğer günlerindeyse hiç bir şey getirmezdi. O gün de yemeğimizi yemek için masanın etrafında toplaşmıştık, ben henüz yediydim. Annem her zamanki gibi bademli çikolata gününe benim normalde yemeyeceğim yemeklerden birini yapmıştı, böylece çikolatamı yemek için tabağımı bitirmem gerektiğinden onun istediği oluyordu. Bazen babamla annemin bunu bilerek yaptıklarını düşünsem de çikolatamı aldıktan sonrası beni pek ilgilendirmiyordu.
     Neyse, yemeğimizi yavaşça kaşıklamaya başladığımızda haberleri açmıştık. Herhangi bir kanal, sıradan akşam haberleri ve dünya gündemi. Dedim ya, yediydim, o zamanı hatırlamıyorum haberlerden ne duyduk, ama babamla annem duydukları gibi korkmuşlardı. Çünkü bir yüksek düzey yetkilisinin kaçırılması söz konusuydu ve bu kaçırılma iyi bir şekilde değil, kaçırılanın cesedinin bulunmasıyla sonuçlanmıştı. İşin kötü tarafı da olayın taraflarının halihazırda gergin olan iki ülke arasında olmasıydı. Bu durum da savaş başlatmıştı; yıllardır gerçekten sıcak sıcak yaşanmayan o savaş kelimesi yıllar sonra; ikinci dünya savaşının ardından neredeyse 80 yıl sonra orada patlak vermişti. Yedisindeki bir çocuk olan ben için pek bir şey ifade etmiyordu bu bana fakat annemin ve babamın telaşı dahi bana yetiyordu. 
     Çok sonralardan öğrendim; aslında bizim ülkemiz o öldürülme olayında değilmiş ama bizim aramızın iyi olduğu bir ülke dahilmiş olaya. Sonrasında zaten zincirleme bir restleşmeler ve askeri harekatlar, uçaklar, silahlar... Belki de hafızam net kayıtlara o yıllarda başladı, çünkü şuan dahi gözlerimi kapayınca her ayrıntı orada duruyor. Açınca ise, daha güzel mi kötü mü olduğuna karar veremediğim yıkımın sonrasındaki bir dünya bana merhaba diyor.
     Savaş orada başladıktan sonra büyük silahlar -hani bu dünyası yıkıma sürükleyen tipten- piyasaya çıkmadan hemen önce en baştaki o iki devlet ittifak oldu. İş işten geçtikten sonra anlaşıldı ki aslında ölüm olayı tamamen bir tezgahmış. Yani dünyayı savaşa sürüklemek için bir aldatmaca yapmışlar; Büyük Aldatmaca.
     Yine de hesaba katmadıkları bir şey oldu. Ummadıkları ülkelerin, ummadıkları silah hazırlıkları vardı ve kullandılar. Çünkü kaybedecek bir şeyleri yoktu ki, zaten öleceklerdi, onlar da ellerindeki silahı ateşledi. 
     Ve dünya büyük bir yıkım yaşadı. 
     Gerçi hesapladıkları gibi olsaydı da şuan muhtemelen onların kölesi olarak çalışan birisiydim. Ancak şuan özgürce yelken açabilen, ticareti oldukça iyi yapan, yüzü tanınmayan ama adının efsanelerinin kendisine dahi anlatıldığı birisiyim.
     O yedisindeki çocuk çok şey kaybetti süren savaşta; en önemlisi ailesini, çocukluğunu, sıcak yatağını, bademli çikolatasını... Ancak her kayıp yediyi sekiz, sekizi dokuz yaptı. Artık yirmi altıyım. İlk nükleer Atıldığından bu yana on sekize yakın yıl geçti; bunun neredeyse altı yılı sığınaklarda bir dilim ekmeğe muhtaç bir şekildeydi. Ama ben hayatta kalabildim ve bu beni daha da güçlendirdi. Toprakta ayak basmaya yer olup da dışarı çıktığımızda büyük bir isyan oldu ve kendisine Hükumet diyen iş bilmezler, sıradan birer insan oldular. Kimimiz doğuya, kimimiz batıya yürüdü, ben de denize yürüdüm. Hala bazı topraklar adım atılamayacak kadar öldürücü. Çoğu yerde nefes almak da zor ama bence denizde her şey daha kolay.
     Ben Yıkımın Sonrasındaki dünyada yaşayan, tuttuğunu koparan bir gencim. Gemimi limana bağladıktan sonra burnumu kaşıdım ve tahta iskelede yürümeye başladım. Etraf alacakaranlıktı, yani henüz öğle filan olmalıydı. Limanda benimki dahil iki gemi vardı ve biri de yeni ayrılmıştı; çok ziyaret edilen bir yer değildi. Bu yüzden fazla keşfedilmiş bir yer değildi. 
     Sırt çantamı iki koluma geçirdim ve saf bir turistmiş edasıyla artık var olan dünyadaki beş on liman şehirlerinden birine adımlarımı attım. Şehrin derinliklerinde beni bekleyen şeyin kokusunu alabiliyordum, başkasının olmayan şeyin, benim olan şeyin, benim olacak şeyin.